26
Ekim 1995′te İslami direniş bir şehidini daha ölümsüzlük ufkuna yolcu
etti. Ve bir şehit daha düştü toprağa. Eli kanlı Siyonist ajanlar dünya
istikbarının yardımıyla Filistin intifadasının ateşleyicilerinden ve
öncülerinden İslami Cihad'ın basiretli, üretici, dirayetli ve yiğit
lideri Dr. Fethi Şikaki'yi şehit ettiler. Malta'da Siyonist katillerce
şehit edilen Şikaki, Filistin İslami uyanışının yüzakı ve İslami
mücadelenin şahidiydi.
Fethi
Şikaki'nin mücadele çizgisi İslami mücadelenin uluslararası emperyalist
güçlerle fiili olarak karşı karşıya geldiğimiz en riskli ve en zorlu
alanda odaklaşmaktadır. Onun ve arkadaşlarının Filistin'deki İslami
kurtuluş mücadelesi bölgesel bir cihad değil, Müslümanların evrensel
fitneyle karşı karşıya geldiği en belirgin bir hattı oluşturmaktadır.
İşgal
altındaki topraklarda İslami mücadele ateşini tutuşturan Fethi Şikaki
gibi şehitler her zaman Müslümanların gurur ve iftiharı olacaklardır.
Emperyalizmin İslam coğrafyasının merkezine jandarma üssü olarak
kurduğu İsrail'e karşı teslimiyetçiliğin zillet ve utancını, aşıladığı
mücadele azmi ve cihad ruhuyla kıran İslami Cihad'ın bu yiğit önderine
ve mücadelesini sürdürenlere binlerce selam olsun!?
Şikaki, mücadelesiyle olduğu kadar entelektüel ufkuyla da yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Şöyle diyordu, "İslami Hareket ve Kudüs" isimli kitabında:
"Filistin
etrafında birliktelik sağlamak; tarihin Kur'an'la buluşmasını ve
Mescid-i Aksa'ya doğru siyasi bir coğrafyanın yeniden oluşturulmasını
gerçekleştirecektir."
HAKSÖZ-HABER
Dr. Fethi Şikaki, düşünsel gelişimini, mücadelesini ve hareketini kendi diliyle anlatıyor. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz:
"Ben Hep Devrimciydim"
16 yaşlarında olduğum 1967 yılı benim için ve İslami Cihad'ı kuran diğer arkadaşlar açısından bir dönüm noktası idi.
O
dönemde siyasi hayatta okul çerçevesinde bazı deneyimlerim olmuştu.
Ortaokul ve lisede yazdığım kompozisyonlar, gerek önerdiğim savlar
açısından gerekse de belagat açısından öğretmenlerimin dikkatini
çekiyordu. Ayrıca okulda sabah hitabetlerine katılıyordum ki o
dönemlerde milliyetçi eğilimler içerisindeydim.
O
zamanlar yaygın olan Nasırizm akımı bizi de etkilemişti. Kişilik ve
Arap lideri olarak Abdunnasır'a ilgi duyuyordum. Komünist olmamamda
payı vardı. Zira "eşitlik" düşüncesini araştırırken elime geçen
"Komünizm Gerçeği" adlı kitabın önsözü Abdunnasır tarafından yazılmış
ve komünizmi şiddetli bir şekilde eleştirilmişti. Bu önsöz beni
komünizmden alıkoydu ve siyasi faaliyetlerim Nasırizm'le sınırlı kaldı.
1966
yılında benden büyük iki kardeşimle beraber Nasırizm çatısı altında bir
örgüt kurduk. Bilahare kurucuları İslami akıma yöneldiler. 1967 Haziran
yenilgisi, özgürlük ve vatana dönüş özlemi çeken gençler için bir dönüm
noktası oldu. Lider Abdunnasır'ın yenilgisi bir sürprizdi. Dengesiz
olmuştuk. Ama gazeteci Hasaneyn Heykel'in Arap Yarımadası üzerinde
yaptığı yorumları sayesinde dengeleri biraz yakalamıştık. Ama
endişelerimizin kaybolmayacağına inanıyorduk. Böylece farklı bir yola
doğru, İslam'a doğru dönüşümüz başlamıştı.
1960?lardan
önce İslam'ı sadece ibadetlerden müteşekkil bir din olduğunu
sanıyordum. Gazzali'nin "İslam'ı Nasıl Anlamalıyız" adlı kitabını ele
geçirdikten sonra, İslam'ın hayatın bütün alanlarını kapsayan geniş bir
dünya olduğunu gördüm.
O
dönemlerde İhvan-ı Müslimin hareketine karşı olumsuz yaklaşım
içindeydim. Bunun da sebebi Nasırizm'i benimsemiş olmamdı. Bundan
dolayıdır ki, 1967'de Seyyid Kutub'un "Yoldaki İşaretler" kitabının,
babası İhvan-ı Müslimin'den olan bir arkadaşımın evinde bulunması
hoşuma gitmemişti. Kitaptan dolayı çok kızmıştım ve kitabı kendi evime
götürmüştüm. Okumaya başladığımda adeta yeni bir dünya ile buluşmuştum.
Zannettiğim gibi tahribattan, yıkımdan bahseden bir dünya değildi. Bu
kitap ve Seyyid Kutub'un diğer kitapları beni ve diğer arkadaşlarımı
çok etkilemişti. Aslında aile olarak da dindar bir aileye mensuptum.
1967'deki İslam düşüncesiyle bu buluşmamdan sonra laik-milliyetçi
düşünceden koparak yeni İslami düşünceye yolculuk başlamıştı.
1968,
evimde milliyetçi düşüncelerden kurtularak İslam'a yöneliş için yoğun
tartışmaların olduğu bir yıldı. Uzun uzun tartışmalar yaşadık. Her şey
bir gün bir gecede halledilecek değildi. İslam'ı okudukça usul olarak
eleştirilerimiz de artıyordu. Nihayetinde yolu değiştirme kararına
vardık, arkadaşlarımın önünde bütünüyle İslam düşüncesiyle ikna
olduğumu ilan ettim. "Beni izleyecek olan varsa bugünden itibaren yeni
bir eğitim programı başlatacağız." dedim. Böylece eski halkamız yeni
bir yapıya girmiş bulunuyordu. Gazze'deki evimde değişik kitaplar
mütalaa ediyorduk. Bir kişi hariç bütün arkadaşlar bize katılmıştı.
Fetih Hareketi'nin öncülerinden olan Saad Ebu Haşi adlı arkadaşla
aramızdaki ihtilaf tamamen fikri idi. Ama ilişkimiz devam etti. O
sıralarda Şeyh Ahmed Yasin ile tanıştım. O sıralar öğretmendi ve fiziki
olarak da güçlü bir bünyesi vardı. İhvan-ı Müslimin'in Gazze'de yeniden
yapılanmasını sağlamıştı. Aramızda karşılıklı ziyaretler başladı. O
sırada İhvan'ın güçlü bir yapısı yoktu. İlk zamanlar İhvan'a katılmamak
için direndik ama sonunda gördük ki İhvan'a direnecek dinamiklere sahip
değiliz. Zamanla kendiliğimizden İhvan'a katıldık. İhvan'a taze kan
olmuştuk. Ama İhvan'ı tam olarak benimsemiş değildim. Şeyh Ahmed
Yasin'le çok tartışmalarımız oldu. Özellikle siyasi ve vatani
tavırlarında bir olumsuzluk vardı. Fedai Hareketi'ni onaylamıyorlardı.
Bu olumsuzluktan dolayı İslam'ı tam olarak kabul etmekle birlikte
vatanperverlerle ilişkileri açık tuttum.
İhvan'da
gördüğüm ikinci eksiklik, İslami anlayışlarında ve dünyaya bakış
açılarında netlik olmayışıydı. Harekete egemen olmuş bir düşünce ve
metodolojileri yoktu. Bilakis her biri toplantılarda rastgele şeyler
söylüyor, yazıyorlardı. Yani fikri bazda bir kaos ve kargaşa vardı.
Vatanı ilgilendiren konularda da örgütsel bir tavırları yoktu.
Ben
Hizbu't-Tahrir'deki katı metoda ve İhvan-ı Müslimin'de meseleleri
kaypaklaştıran metotsuzluk kargaşasına tepki gösteriyordum. Bu kaos
beraberinde önemli bir soruyu gündeme getirmişti: Öyleyse değişim nasıl
olacaktı? Arkasından bunu yeni sorunlar izledi.
Bu
sıralar hayatımda önemli olaylar oldu. 1968'de Batı Almanya'dan aldığım
burs ile eğitim için Bi'r Zeyt'e gittim. Orada yeni bir dünya ile
tanıştım. Solcuların öylesine sesleri yüksekti ki; Müslümanlar Müslüman
olduklarını izhar etmekten korkuyorlardı. Bu arada tartışmalara girdim,
ortaya atılan sorular zorlaştıkça araştırma da derinleşiyordu.
Anti-İslami atmosferde bulunduğum bu iki yıl içerisinde, araştırmaları
sürdürdükçe düşüncelerim de kökleşmeye başladı. Sonra öğretmen olarak
görev yapmak üzere Kudüs'e gittim. Kudüs'te bazı milliyetçi çevrelerle
ilişkilerim oldu. O sıralar bazı solcu ve milliyetçi grupların bazı
etkinliklerine katıldım ve 1967'de Mısır'a gittim. Şunu da
söylemeliyim, o sıralar Filistin İhvan-ı içerisinde iki eğilim vardı.
Geleneksel ve muhafazakâr eğilim ve devrimci eğilim. Her iki taraf
arasında da gerginlik vardı. Ben ise devrimci düşünceler taşıyordum ama
iki taraf arasında uzlaşmaya çalışıyordum. Amerika'da tutuklanan Dr.
Musa Merzuk o zamanlar bizim gruptandı. Mısır'a gittiğinde orada
yeniden buluşmuştuk. Ama farklı düşünceleri vardı. İhvan düşüncesini
tamamen benimsemişti. Diğer tarafta ise Şeyh Abdulaziz Udeh vardı. İki
taraf arasında kültürel farklılıklar da vardı. Örneğin devrimci kanat
modern şiire ilgi duyarken diğer taraf buna karşı çıkıyordu. Filistin
meselesinde de farklılıklar vardı. İhvan-ı Müslimin, Filistin'in ancak
İslam devleti kurulursa kurtulacağını söylüyor, diğer örgütlerin fasit
örgütler olduğunu, gayri İslami oldukları için kendileriyle savaşılması
gerektiğini söylüyordu. Bunun doğal sonucu olarak pratiği gözardı
ediyor ve cihad projesini erteliyordu. Diğer taraf ise Filistin
meselesinin İslami hareketin ana meselesi olduğunu söylüyordu. O zaman
şu soruyu soruyorduk: "Peki öyleyse İhvan-ı Müslimin'in ana sorunu
nedir?" Bunun üzerine bize sert tepki gösterdiler, sanki kendilerine
savaş açmıştık. Şeyh Abdulaziz Udeh ve diğer bir arkadaş ayrıldılar.
Ben ise ikinci tarafı etkilemek istiyordum. Uzun süre aralarında
varlığımı sürdürdüm ama varlığımdan rahatsızdılar ve ayrılmamı temenni
ediyorlardı.
Soru
işaretleri genelde metot, dünyaya bakış açısı, pratiğe yaklaşım, sanat
ve edebiyata yaklaşım sahalarındaydı. Böylece aramızdaki ilişkiler
gergin bir şekilde devam etti. Çünkü benim İhvan içerisinde ayrı bir
örgütlenmeye gittiğimi zannediyorlardı. Aynı zamanda gençlerle ve
yaşlılarla olan sağlam ilişkiden dolayı beni çıkaramıyorlardı da. Yani
benden kurtulmak kolay değil gibiydi. Bu arada tartışmalar aracılığı
ile düşüncelerimizi de orta yere koyuyorduk. Nihayet 1978 yılında
Mısır'daki öğrenciler arasında bizimle İhvan arasındaki görüş
farklılığı bariz bir biçimde ortaya çıktı. 1978'in sonlarında ise İran
İslam Devrimi gerçekleşti. Ve hakkında bir kitap yazdım: "Humeyni;
İslami Çözüm ve Alternatif"
Aslında
kitabı 1978'in sonunda yazmış ve 25 Ocak 1979'da matbaaya teslim
etmiştim. 16 Şubat'ta yani İran'da Müslümanların yönetimi ele
geçirmelerinden sonra kitap piyasaya çıktı. İlk baskısı 10 bin idi. Ama
ben devrimden önce yazmıştım ve Müslümanların yönetimi ele
geçireceklerini belirtmiştim. Kitabın yayınlandığı gün Mısır makamları
tarafından tutuklandım ama dört gün sonra serbest bıraktılar.
Tutuklanma sebebim ise üniversitedeki İslami faaliyetlerimdi. Zira
okulda "Fursan" adlı bir duvar gazetesi çıkarıyorduk. Ama birkaç ay
sonra 20 Temmuz 1979'da yeniden tutukladılar.
Mısır'da
kaldığım süre içerisinde benim için önemli olan konulardan biri gizli
olarak 27 ay süreyle "Muhtaru'l-İslami" dergisinin editörlüğünü yapmış
olmamdı. İlk sayısında mahlas isimler altında beş adet makale
yayınladım. Ve ilk sayısından sonra ikinci kez tutuklandım. Resmi
makamlar arkamda bir örgüt olduğunu zannediyorlardı. Kal'a
hapishanesinde dört ay hücre cezası çektim. Hakkımda delil olmadığı
için ve bazı kimselerin de arabuluculukları sayesinde hapishaneden
çıktım. O arada İhvan'la örgütsel ilişkilerim de kesildi. Hatta
hapishaneden çıkmamla dahi ilgilenmediler. Bilakis Mısır'dan sınırdışı
edileceğimi düşünüyorlardı. Artık düşünce olarak onları
etkileyemeyeceğimi anlamış ve 1980 yılının başlarında örgütsel
yapılanmanın nüvesini oluşturmaya başlamıştım.
1981
yılı Kasım ayının ilk günü Gazze'ye döndüm. Bundan önce de Mısır
üniversitelerinden 1980 mezunları olan ve Cihad akımının temsilcileri
olan önemli sayıda arkadaş Gazze'ye dönmüşlerdi. Ve işgal altındaki
topraklarda faaliyetlerine başlamışlardı. Kasım ayında Kudüs'teki
Victoria hastanesine girdim. Ve doktor olarak çalışmaya başladım. İki
yıl çalıştım. 1983'te ilk olarak tutuklandım.
Benden
önceki arkadaşlar örgüt çalışmalarını zaten başlatmışlardı. Aynı
dönemde İhvan-ı Müslimin ile bazı problemler de zuhur etmeye başladı.
Zira İhvan 1968?de örgütlendiği Gazze'de, Batı yakasından daha
güçlüydü. Üstelik hareketin kurucusu olan üstad Ahmed Yasin de
faaliyetlerini orada başlatmıştı. Batı yakasında ise işgalden sonra bir
tür donukluk yaşandı. Bu donukluk 70'li yıllara kadar devam ederken
Gazze'de epeyce bir mesafe kat edilmişti.
Gazze'de
yeni cihad akımı ile İhvan akımı arasında bazı problemler zuhur etti.
İhvan'ın lider kadrosu bizi yanlış anlamışlardı. Zira yeni akımı
kendilerinin alternatifi sayıyorlar ve otoritelerini ellerinden almak
istediğimizi sanıyorlardı. Bazı arkadaşlarla birlikte eğitim, sosyal ve
dini faaliyetlerin yapıldığı bir kurum olan "İslami Kompleks Camii"nde
Şeyh Yasin'i ziyaret ettik. Aradaki gerginliğin giderilmesi için
çalışıyorduk. Kendisine öneride bulundum. Düşüncelerimizi özgürce ifade
etme karşılığında yapılanmalarımızı feshetmeyi önerdim.
Tek
şartımız buydu. Şeyh Yasin düşünmek için zaman istedi ve cevabı menfi
idi. Bize "Eğer görüşleriniz varsa bunu tabana değil de bana ve lider
kadroya söyleyebilirsiniz." diye şart koşmuştu. Ama onun bu şartı bizim
hedeflerimizi gerçekleştirmemize mani idi. Hedefimiz İslam ve İslami
hareket konularında devrimci düşüncenin yaygınlaştırılması idi. Daha da
önemlisi İslami hareketin o ana kadar olan çizgisinin aksine
Filistin'de cihad etmekti.
Biz
düşüncelerimizi hareket içerisinde açıklamaktan kısa bir süre sonra
İhvan-ı Müslimin içerisinde devrimci-cihadcı görüşün büyük kabul
göreceğine inanıyorduk. Siyonist işgale karşı cihad bayrağı açılacaktı.
Gerek İslam'ın anlaşılmasında gerekse de İhvan'ı Müslimin
yapılanmasında değişim gerçekleştirilmiş ve ilk adımları atmaya
başlamıştık.
Kaynak:
"İslami Hareket ve Kudüs"
Fethi Şikaki
Ekin Yayınları 1997