Namaz, oruç, örtünme ve zekat gibi dini ve ahlaki kurallar bazındaki İslamın yanı sıra “siyasi İslamın” da ancak ...
Namaz, oruç, örtünme ve zekat gibi dini ve ahlaki kurallar
bazındaki İslamın yanı sıra “siyasi İslamın” da ancak çok yüksek maliyetle
dışlanabileceği açıkça görülüyor. Ona olan rağbet bütün seviyeleri aşarak
yükseliyor. Hatta sanki Fransa, laiklik ve siyonizmin galip gelmesi için İslama
meydan okuma kaygısıyla özgürlükçü ve devrimci mirasını haczetmeye
uğraşıyor.
Şöyle ki;
-Bütün dinlerden ayrı olarak
İslam, modernizmin şokunu atlatmıştır. İslam, modernizmden dilediği kadarını,
ihtiyaçları doğrultusunda kendine has şartlarıyla alır ya da almaz. Modernizmin
bütün laik ve dışlayıcı projelerini başarısızlığa mahkum eder. Ekonomi, siyaset
ve toplumsal işler gibi farklı alanlarda İslam ilkelerinin modern yaşamın
gerekleriyle bütünleştiği modern kuram ve uygulamaları
geliştirir.
Müslüman kadının modern giysisi onun için hareket ve
insanlarla ilişkiye geçme kolaylığını temsil eder. Aynı şekilde İslami bankalar,
İslam ile modernizm arasındaki ilişkiye örnek olacak şekilde, kriz içindeki
kapitalist güçler arasında kendine yer bulmak için rekabet alanına
girmiştir.
-İslami proje toplumun tüm kesimlerine nüfuz
ettikten sonra insanlar, onun Filistin’in kurtuluşu ile rızkları çalan ve seçim
sürecini –eğer varsa- her türlü karar alma ve yönetime katılma girişiminden
soyutlayarak tekeline alan bir çeşit mafya çetesine dönüşecek kadar etik
politikalardan yoksun olan yönetimin bu politikalara geri dönmesi çağrısına
çokça bel bağlar oldular. İslami proje eylem alanına sahip oldu. Çoğunlukla
kalkınma projelerinin kenar mahallelerde yaşayan enkaz yığınları haline
getirdiği toplumsal grupların geniş bir kısmına hizmet sunmada bir ilki
gerçekleştirdi.
-İslami proje, abdestli ellerin Amerika
ve Siyonist işgaline karşı etkin bir şekilde meydan okuması ve ümmetin gücüne
olan güveni tazelemesinde başarılı olduktan sonra Arap ülkeleri ve orduları ona
teslim oldu.
Açıkça görülüyor ki; İslami hareketin siyasi katılımdan
dışlanması, trajik sonuçları sadece İslamcı kurbanlarla sınırlı kalmayıp hayatın
tüm yönlerine uzanacak yüksek bir maliyetle gerçekleşebilir. Kanun bir kenara
atılmadan, devlet tüm sistemiyle toplumu terörizmden koruma bahanesiyle polis ve
ordu liderlerinin elinde esir olarak mafya çetesi ve hegemonya mekanizmasına
dönüşmeden toplumsal bir hareket dışlanamaz. Bunun benzeri olaylar, Cezayir,
Mısır ve Tunus’ta yaşandı.
Bu, Müslümanların dışlanmasının yönetim
münavebesi umutlarının yok edilmesinin yanı sıra demokrasi, kanun devleti, yargı
bağımsızlığı ve basın hürriyeti dışlanmaksızın gerçekleşmeyeceği anlamına
gelmez. Bu, herhangi bir rejimin demokrasisi, istikrarı ve bağımsızlık
derecesinin temel ölçüsünün siyasi alanda Müslümanlarla bütünleşmesi üzerine
kurulmasını gerekli kılar.
Çekişmenin İslami akımlar arsında olduğu İran
bir yana Türkiye, Fas, Mısır, Kuveyt, Bahreyn, Ürdün ve Endonezya’da olduğu gibi
Müslümanların katıldığı seçimler ilgiyle takip edildi. Öte yandan Tunus’ta
olduğu gibi Müslümanların olmadığı seçimlerde ise seçim tadı ve çekim gücü
yoktu.
-Çözüm İslam’dır. Siyasi İslamı dışlayan
rejimlerin tekrarlanan başarısızlığı, “çözüm İslam’dır” sloganına meşruluk kattı
ve bu bütün rakip sloganların önüne geçti. Bu slogan eşliğinde Müslümanlar
siyasi ve toplumsal seçim savaşlarına girdiler ve kayda değer başarılar
kazandılar.
Bu katılımlardan bir dizi sunduktan sonra şu dersler
çıkarılabilir:
a) Fonksiyonel farklılaşma. Kamu malı ve bir
devlet, grup ya da kurumun sahip olamayacağı kadar büyük olması itibariyle çok
büyük toplumsal kesimlerin ortak olduğu ideolojik İslamla şu ya da bu grup
tarafından temsil edilen siyasi İslam arasında net bir ayrım
oluştu.
Kitleler kendi gruplarından birine ümit bağladı ve seçim
sürecinde verdiği oylarla bu gruplar fırtına estirdi. Bir sonraki aşamada
Kuveyt’te olduğu gibi halk geri adım attı ve güvenini geri çekti. Ama değişmeyen
şey; ideolojik İslamın –örneğin ibadetlere bağlı kalınarak- hala yükselmekte
olduğudur. Fonksiyonel farklılaşmanın kapsamı, kurumsallaşma ifadesi
kullanılacak kadar genişledi. Adalet ve Kalkınma partisi, Reform ve birlik
hareketi ve diğer ülkelerde bunlara benzer kuruluşlar buna
örnektir.
b) İslami işgal fikrinin gerilemesi. Daha önce
olanların bir sonucu olarak, 1989’da Tunus, 1990 ve 1992 yıllarında Cezayir’de
olduğu gibi geniş İslami katılımın oluşturduğu İslami işgal korkusu geriledi.
Bazıları bu işgallerle kitlelerin, dini duygular ve yaşlanmaya yüz tutmuş tarihi
formun baskısı altında ayrım melekesini kaybettiğini, dini amaçlar doğrultusunda
yolda bilinçsiz bir şekilde sürüklendiğini zannetti.
Meydana gelen bu
kısmi işgallerin muharrik unsurunun dini olmadığı ortaya çıktı. Bunda asıl
harekete geçirici unsur, yolsuzluk ve köhnemişliğe doymuş hakim otoriter
modellerin reddedilmesi ve değişim isteği ile adalet ümidinin bir karışım
oluşturmasıydı.
Denedikten sonra bazı konumlarda ilerleme bazılarında ise
gerileme gördük. Bu deneme, “Çözüm İslam’dır” sloganının ne derece duygusal
kışkırtma ve değişmeyen bir sermayeyi temsil ettiğini ortaya
çıkardı.
Onlara yönetime kutsal bir sloganı taşıyarak değil başka
kanallarla geleceklerini iyi bilmeleri gerektiği empoze edilmektedir. Bu durum
birçok İslami grubun adalet, kalkınma, mutluluk, refah ve reform gibi insani
değerlerden başlayarak İslamın fikri, felsefi ve ahlaki merci olması itibarıyla
islamiliğine de halel getirmeksizin kendisini siyasi sembollerle simgelemesine
sebep olmuştur. İktidarın, kendisine bağlı olanlar üzerinde hakim olmasının
rotası sadece slogan ve söylemden geçmez aksine insanlara hizmet sunma, onların
meselelerine destek olma ve onları savunma miktarından
geçer.
Sloganlarına bakılmaksızın bu alanda yarışanların şansı insanların
sevgisi ve bağlılığını kazanmalarıyla orantılıdır. Bu yüzden halife ve
şeyhülislamın teslim olduğu bir zamanda Mustafa Kemal Atatürk gibi savaşçı, Batı
ordularına karşı ülkesinin başkentini korumuş laik liderlerin insanların başına
geçmesi garip değildir. Bu sebeple ümmet liderine tezahüratta bulunmuş ve ona
Gazi unvanını vermiştir. Şairlerin prensi de ona şöyle
sesleniyor:
Allah-u Ekber! Nice büyük fetih gerçekleştirdin
Ey
Türklerin Halid’i Arapların Halid’ini de yenile..
Tunusluların, dindar
olmamasına rağmen Burgiba’nın şeyhlerin dini özelliklerini kaybettiği bir esnada
ülkesinin bağımsızlık sancağını taşıdığı günkü tezahüratları gibi. Aynı şekilde
ümmetin Cemal Abdünnasır’a İslami cemaatlere baskı uygulamasına rağmen çürümüş
rejimi devirme gücü, Filistin’in bağımsızlığı, Arap ümmetinin birliği ve
toplumsal reformlara dair verdiği sözleri baz alarak tezahürat atması
gibi.
Ümmetimiz tecrübeleri sayesinde dini tanımla siyasi tanım arasında
bir çeşit ayrım geliştirdi. Hatta denildi ki falanca şahıstan dua istenir ama
liderliğe uygun değildir ve dinin için falancadan razı olursun ama dünyan için
olmazsın.
Önder peygamber ashabından en yakın ve en sevdiği kişilerin
komutan olmasına engel olmakta tereddüt etmedi. Örneğin Ebu Zer’e “sen kimseye
liderlik etme, sen zayıf bir adamsın” diye nasihat ederken Halid Bin Velid,
İkrime Bin Ebi Cehil ve Amr İbn As gibi yeni Müslüman olmuş kişilere askeri
tecrübeleri sebebiyle liderlik verdi.
-Taşıdığı slogan
ne olursa olsun, alınacak tavır ve İslami cemaatlerin geleceğinin de içinde yer
aldığı çatışmalarla yüzleşmenin ışığı altında ümmetimizi bekleyen temel sorunlar
nelerdir?
İlk olarak: Ümmetimize yapılan uluslar arası
saldırıya karşı koyma. Hak ile batıl, hayır ve şer, iman ile küfür, zayıf
bırakılmış ve büyüklenen güçler arasındaki sürtüşme kanunu milletimizle saldırı
ve işgal kanalıyla onun üzerinde hegemonya kurmayı isteyen diğer milletler
arasında bitmek tükenmek bilmeyen çekişmelerin yaşanmasını
gerektirmiştir.
Ümmetimiz uzun tarihi boyunca işgal dalgalarıyla
karşılaşmıştır. Bunların sonuncusu 19. yüzyılın başlarından bu yana yaşadığı
Batı sömürge dalgasıdır. Bu dalgaya kültürel kimlik unsurlarının yok edilmesini
amaçlayan kültür savaşı da eşlik etmiştir.
Bu istilaya karşı koyma
esnasında ümmet içerisinde fikir, direniş ve verimliliğin keskinleştirilmesi
için çalışan cihat, içtihat ve ihya hareketlerinin doğmasına sebep olan kalkınma
projeleri netlik kazandı.
Bu hareket kültürel ve askeri iki savaşı
durdurmayı başarmış, işgal ordularını geldikleri gibi geri göndermiş ve büyük
oranda Batının fikri akımlarını marjinalleştirmiş olmakla birlikte İslamla uyum
içinde olup İslamın tarlasındaki yerini almak için onu koruyanla ona direnen ve
devre dışı bırakmaya çalışanın elenmesinden sonra bile Batının kurnaz güçleri
milletimiz üzerinde hegemonyasını dayatmak için çalışmaktadır.
Bu sebeple
kalkınma ve birlik projesini engellemek için daru-s selamın kalbine
Siyonistlerin yerleştirilmesi amaçlanmıştır. Irak ve Afganistan savaşları ile
diğer bölgelerin tehdit edilmesi Batı hegemonyasının yenilenen çabalarını temsil
eder. Bu da ümmetimizin ve onun kalkınan güçlerinin karşılaştığı engellerin
başına, Amerika ve onun evlatlığı İsrail’in liderliğindeki Batı hegemonyasıyla
yüzleşmeyi koymaktadır.
Bunun anlamı, bu engele karşı çıkmanın en önemli
görev ve ümmet içindeki şu ya da bu liderliğin meşruluğunun birinci kaynağı
olduğudur. Filistin’in bütünüyle bağımsız olması ümmetimizin özellikle de Arap
dünyasının temel meselesidir.
Dışarıda ve içerideki bütün hareketler,
yönelimler, ilişkiler ve ittifaklar bu ölçüye göre değerlendirilmelidir. Bu ölçü
düşmanla ilişkileri normalleştirmeyi affedilemez bir suç, bütün kurtuluş
projelerinin desteklenmesini de dini, ulusal ve insani bir görev saymaktadır.
Mesela, İhvan Camp David anlaşmasına rıza göstermiş olsaydı Mısır
rejimiyle arasında sorun kalmaz ama o vakit intihar etmiş
olurdu.
İkinci olarak: Parçalanma engeline karşı koymak.
Bu mümkün olursa ümmet peş peşe düşman ordularını kovar. Bunların sonuncusu
dünyanın en büyük ordusunun bozguna uğramış olarak Irak’tan çekilme sürecinin
başında gerçekleşti. Batılı hegemonya güçleri “Arap birliği” kandırmacasıyla
İslam birliğinin son kalesini de düşürmeyi başardılar. Arap birliği sözünü
verirken bir yandan da parçalama planları öncesinde hazır bekletiliyordu sonra
da bu empoze edildi. İsrail ve onun arkasında da NATO bu parçalanmanın ve
İsrail’in bekçisiydi. Bu planın bütün kalkınma projelerinin yok edilmesinde payı
vardır.
Özetle; bütün güç unsurlarının birleştiği ciddi bir şekilde
parçalanmaya karşı konulmazsa Arapların kalkınma, süreklilik ve diğer İslam
dünyasının halklarıyla peşinden de bütün zayıf düşürülmüş ve barış isteyen
halklarla yardımlaşma noktasından hareketle devletlerini kurma hakları
ellerinden alınır. Ümmetin önünde, diğer milletler arasındaki liderlik konumunu
geri alabilmek için başka yol gözükmüyor.
Bu durum parçalanmışlıkla
mücadele etmeyi İslami hareketlerin mutlak önceliği arasına koyuyor. Bu da
ümmetin bütün güçlerini, mezheplerini ve dinlerini içine alacak merkezi İslami
fikir açılımını ümmet içinde liderlik oluşmasının şartı haline getiriyor. İhvan
diğer Arap kardeşleriyle İslam ulusal konferansını kurarak Arap birliği
projesini benimsediklerinde çok iyi iş çıkarmış oldu.
Üçüncü
olarak: Otokrasi engeline meydan okumak. Çok erken dönemde şura
sisteminin devrilip yerine huysuz kralın geçmesi ümmetimizin tarihindeki ilk
açığı temsil eder. Alimlerin, liderlerin tanrılaşması ve bütün makamları
tekellerine almalarını engelleyerek bunun olumsuz etkilerini sınırlamak için
harcadıkları çabalar sayesinde, onların kötülüklerine bir nebze olsun sınır
getirilmiş yozlaşmışlıkları saraylarına hapsedilmiştir. Harcanan bu çabalar okul
ve vakıf kurma, yasama, yargı ve kültürün liderlerden bağımsız olmasını
sağlayarak inisiyatifi toplumun eline verme şeklinde olmuştur.
Bu İslam
medeniyetinin ömrünü uzattı. Ancak sebepler kendi sonuçlarını doğurdu. İnançta
zorlamanın hakim olması ve fıkhın durması siyasete de baskı olarak yansıdı.
Zayıflık Batı istilasını bize doğru çekti.
Her ne kadar İslami ihya
hareketleri ümmete yeniden etkinlik kazandırmış, yabancı orduları kovmuş ve
onları mücahitlerin çekiçleri altında parçalamış olsa da halklarına karşı
despot, onlara uzak, yabancı yardımlarına bağımlı, hürriyetin değerinin
derinlere kök salmasına izin vermeyen, kültürel geri kalmışlıktan faydalanan
rejimler aracılığıyla hegemonya başka şekillerde devam etti.
Şura –namaz
kadar- inançla ilişkilendirilmedi. Fıkıhçılar namazı terk edenin mümin mi kafir
mi olduğunu tartıştılar. Ama şura marjinal bir mesele olarak kaldı. Gerçekte ise
onun toplum üzerindeki etkisi namaz kadar büyük olmasa bile ondan az
değildir.
İslami akıma mensup olanların hala demokrasinin İslami olup
olmadığı ve partilerin çokluğu hakkında tartışıp şu ya da bu partinin
uzaklaştırılmasını istemekte tereddüt etmemesi, vatandaşlar arasındaki eşit
haklardan bahsedip aralarında ayrımcılık çağrısı yapması üzüntü vericidir. Böyle
İslami düşünce olur mu? Toplumlarımıza sivil savaş çıkarmama işaretleri
verilecek öte yandan İslam adına baskı ve tasfiye çalışması
yürütülecek!
Dördüncü olarak: Yolsuzluk ve kamu
servetinin çalınmasıyla mücadele. İslam bütün peygamberlerin eliyle yaratan,
emreden, mabud ve ortağı olmayan Allah’ın birliği mesajını getirdi. İslam aynı
zamanda insanoğlunun bir olduğuna da çağrı yaptı. Bütün insanlar yaratılış
bakımından eşittir, ilahi adalet ve Allah’ın onlar için takdir ettiği hayırlarda
{Yeryüzünü mahlukat için döşedi}Rahman/10, {…onda araştıranlar için rızklarını
takdir buyurdu}Fussilet/10 eşittirler.
Adalet İslam rejiminin en önemli
başlığı ve en parlak amacıdır. Çağdaş rejimlerde olduğu gibi toplumu kibirli bir
azınlık ile fakir bir çoğunluğa bölen hiçbir rejimin İslamla alakası olamaz.
“Çözüm İslam’dır” sloganını taşıyanların üzerine farz olan şey fesada ve fesat
çıkaranlara karşı cihat eden, zayıfların haklarını savunan, bütün vatandaşlar
için iyi yaşam koşullarının sağlandığı adil bir toplum için mücadele veren
güçlerin başında yer almalarıdır. Böylelikle sendikal hareketlere destek
sağlanmış, uluslar arası ve yerel düzeyde uluslar arası yağmaya ve global
kapitalizme karşı direnen güçlerle ittifak sağlanmış
olur.
Beşinci olarak: Azınlıkların ve kadınların
haklarında kısıtlamaya gidilmeden vatandaşlık haklarının garanti edilmesi.
Peygamberin farklı kavim ve dinlerden örnek bir devlet modeli oluştururken
biçimlendirdiği Medine anayasası çoğulculuğu tanıyan ilk devlet anayasasını
temsil eder ve devlet kadın-erkek, müslim-gayrimüslim herkesin vatandaşlık
hakkını tanıyan bu yasanın düzenlenmesini üstlenir.
Bu anayasa bütün ırk,
cins ve İslami ve laik mezhep farklılıklarının içinde eritilmesi için İslami
proje taraftarları tarafından üzerine bina kurmaya değer bir öncüldür. Zira
devletin görevi toplumunu önceki örneklere göre oluşturmak, birinin doğum
diğerinin ölüm belgesini imzalamak değil, herkesin birlikte sağlıklı bir ortamda
yaşayıp ürettiği, anlaşmazlıklarının barışçı medeni yollarla çözüldüğü bir
toplumun iradesini ifade etmektir.
Bu sağlıklı ortam medeni toplumlarla
geri kalmışları birbirinden ayırır. Keza Medine, Şam, Kahire, Kurtuba,
Saraybosna ve yine Irak şehirleri diktatörlük, işgal, parçalama ve kimliği yok
etme rejimlerinin belasına düşmeden önce böyle şehirlerdi.
İslami
projenin evlatları vatandaşlık temeli üzerinde bir hat ve İslamcı-laik,
kadın-erkek, Şii-Sünni, Müslüman-Hıristiyan, Arap- Kürt devletin bütün güçlerini
içine alacak siyasi varlıklar oluşturmada başarısız olurlarsa “Çözüm İslam’dır”
sloganına karşı ne derece dürüst oldukları ile İslamı ve onun uygulanışını ne
derece anladıkları konusunda şüphe oluşmuş olacak.
* Tunus Nahda
hareketinin lideri Raşid Gannuşi'nin bu analizi, Gülşen Topçu tarafından İsra
Haber için tercüme edildi.
Bu yazı toplam 538 defa okundu.